Her perşembe günü yapılan grup toplantılarının bir özeti niteliğindeki raporlar bu sayfada yer alıyor. Raporlar, konuşulan konuları ve varılan kanıları toparladığından genel bir dil kullanılmakta.

18 Nisan 2008 Cuma

Birikim’in geçen Aralık sayısında Sait Çetinoğlu “Kuzey Mezopotamya’da Hıristiyan Katliamı” başlıklı bir kitap değerlendirmesi yazmış. Konu edindiği kitap David Gaunt’un Katliamlar, Direniş, Koruyucular: 1. Dünya Savaşında Doğu Anandolu’da Müslüman-Hıristiyan İlişkileri kitabı, 2007’de Belge Yayınlarından çıkmış. Yazıda birkaç şey dikkatimi çekti; Taner Akçam’ın okuduğumuz kitabındaki Ermeni “Kırımı” anlatısıyla
birlikte düşünülebilecek noktalar.

devamı...

28 Şubat 2008 Perşembe

Rapor-Kürt Ulusal Hareketi

devamı...

4 Ekim 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Bu haftaki toplantıda ilk bir saat Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu adlı kitabı üzerine konuştuk ve daha sonra bu yıl onuncusu gerçekleştirilen 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında gösterilen, yönetmenliğini Bahriye Kabadayı’nın yaptığı Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselini izledik.
Kitap üzerine konuşulanlar şöyle özetlenebilir:
— Fethiye Çetin’nin Anneannem kitabına atıfta bulunularak, resmi tarihin Osmanlı’da herkesin barış içinde yaşadığı söyleminin aslında doğru olmadığının tekrar farkına vardık. Söz konusu kitapta,1915 öncesinde bir Ermeni köyünün aniden basılarak erkeklerin askerlerce götürülmesi üzerine, daha önce benzer durumlar yaşayan bir anne kızlarına en çirkin giysilerini giymelerini ve saçlarını kesmelerini telkin eder. Annesini dinlemeyen kızlardan biri, köyü basan bir takım adamlar tarafından kaçırılır.( Fethiye Çetin, Anneannem. İstanbul: Metis,2004, s.44.)

devamı...

27 Eylül 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Bu toplantıda Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitabı üzerine konuşmaya devam ettik. Akçam’ın üzerinde durduğu dönemde Osmanlı’nın içinde bulunduğu koşullardan, bu koşullarda üretilen politikalardan konuştuk ve bütün bunlara bugünden nasıl bakılabileceğini düşündük.
Taner Akçam’ın “Osmanlı’nın hoşgörüsü” anlatılarına tepkili bir dille yazdığını dile getirdik ve bu tarz bir hoşgörünün aslında “horgörü” üzerinde temellendiği iddiası üzerinde durduk. Bu horgörünün niteliği ve şiddeti, ve de horgörülenlerin bu politikaya nasıl tepki gösterdikleri merak ettiğimiz konular arasındaydı. Osmanlı’nın çokkültürlü bir devlet olduğunu söylerken çokkültürlülüğü bugünkü baskın anlamı dışında düşünmemiz gerektiğinde anlaşıyorduk. Birçok kültür ve din grubunun aynı ülke içinde yaşama şeklinin aslında farklı grupların farklı mahallelerde yaşaması biçiminde gerçekleştiğinden bahsettik. Bu mekânsal ayrışmanın yanısıra farklı dini grupların farklı kıyafetler giymesi ve bazı kıyafetleri giyememesi, belli bögelerde yaşaması ve belli bölgelerde yaşayamaması, bir gayrimüslimin bir müslümanla karşılaştığında uyması gereken bazı kurallar olması koşullarının başka ülkelerde de yaşanıp yaşanmadığı sorusunu sorduk. Dönemin koşulları içinde Osmanlı’nın gayrimüslim tebasının bu tür koşulları normal karşılayıp karşılamadıklarını merak ediyorduk. Farklı grupların farklı şekilde davranışlarla karşılaştığı ve farklı grupların farklı kurallara uymak zorunda olduğu bu dönemde gayrimüslimler hangi koşullarda genel bir eşitlikten yana olmuşlar, hangi koşullarda müslüman gruplardan farklı muamele görmeyi talep etmişler diye sorduk. Gayrimüslimlerin hangi durumlarda müslümanlardan alınmayan cizye vergisini vermeyi kabul edip askerlikten muaf tutulmayı, hangi durumlarda askere de alınarak eşit muamele görmeyi talep ettikleri ortaya atılan sorulardan biri oldu.
Savaşlarla geçen 19. yüzyıl sonunun ve 20.yüzyılın başlarının genelde kötü bir dönem olduğunu söyledik. Bu dönemde gayrimüslimlerin maruz kaldıkları saldırıların ve dile getirdikleri hak talepleri karşısında aldıkları tepkilerin bugüne ne kadar benzediği üzerinde durduk. Gayrimüslimlerin, ve özelinde Ermenilerin, dile getirdikleri en ufak bir hak talebinin ülkeyi bölme teşebbüsü olarak görülmesinin ve büyük tepki çekmesinin bugün Türkiye’de yaşananlara ne kadar benzediğini konuştuk. Bu tür baskılar altında yaşayan Ermenilerin dünyanın her yerine saçılmış durumda olmalarının, yani “vatansız” olmalarının, büyük oranda yabancı ülkelerin himayesine geçmelerine sebep olduğunu söyledik.
Hem içindeki gayrimüslimlerin kendilerinden gelen, hem de Avrupa ülkelerinin bu gruplar adına dillendirdiği talepler karşısında Osmanlı devletinin nasıl bir politika izlediğini konuştuk. Osmanlı’nın reformlar yapacağını söyleyip bunları sürüncemede bırakmasından, bu reformların kâğıt üstünde kalmasından konuştuk. Bunun, hem gayrimüslimlerin durumlarını düzeltmeye yönelik bazı reformlar yapılacağını vaat ederek bu grupların hareketlenmesine ket vurmak, hem de bu reformları Osmanlı devletinin kendisinin yapacağını vaat ederek Rusya gibi başka ülkelerin müdahalesini engellemek için izlenen bir politika olduğunu söyledik. Osmanlı’nın içindeki gayrimüslim gruplarla olan ilişkisini etkileyen bir başka faktörün de Osmanlı’nın merkezi gücünün büyüklüğü sayesinde toprakları üzerindeki farklı gruplar arasında bir güç dengesi sağlayabilmesi olduğundan bahsettik. Hamidiye alayları örneğinde olduğu gibi, bir grup ayaklanma çıkardığında Osmanlı merkezi yönetiminin başka bir grubu ayaklananlara karşı örgütleyerek ayaklananların güçlenmesini engelleyebildiğinden bahsettik.

13 Eylül 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na adlı kitabını okumaya başladığımız bu haftadan izlenimler:

· Osmanlı Devleti’nde Müslümanlar kurucu ve çoğunlukta olan kesim olduğu için, gayrimüslimlere bir “hoşgörü” ve dolayısıyla “tahammül” söz konusu. Bu iki kelime de, diğerlerinin yabancılığını zaten içlerinde taşıyor. Fransız İhtilali, “Hoşgörülmüş yabancılar”ın aklına “ulus ve vatandaş” fikrini sokuyor. Böylelikle Tanzimat’a gelindiğinde, azınlıklar eşit haklara sahip vatandaş olmak talebindeler. Ancak bir taraftan da azınlık olarak yurtdışından gelen korumayı sürdürmek istiyorlar. Müslüman halk için durum daha farklı. Onlar problemlerini ve taleplerini dışarıdan yardım almadan yöneticileri ile baş başa halletmek durumundalar. Bunun nedeni de yönetici elitle aynı dini ve “ırkı” paylaşmaları.
· Bu noktada (Müslümanların da katılmadığı şeyler oluyormuş demek Osmanlı’da…) grupları toptan değerlendirmek yerine, onları oluşturan alt grupların ve bireylerin de farklılaşabileceğini bir kere daha hatırlıyoruz. Taner Akçam da, 1915 olaylarının faillerini ve kurbanlarını “Türkler” ya da “Ermeniler” olarak tanımlamaktan ziyade, belirli bir olayın belirli sorumluları ve mağdurları olarak değerlendirmeyi öneriyor. Bu da yaşananlara mesafe koyup, acıların ve suçluluk duygularının yaşam tarzımız olmasındansa, olayı analiz etmek ve insanlığın hiçbir yerinde bir daha tekrarlanmaması için gerekli.
· Bu yaklaşım Hrant Dink’in önerdiği yaklaşıma benziyor. Taner Akçam’ın da hayatı, sadece gerçek iyiler ve sadece gerçek kötüler olamayacağını söylediği için, bir zamanlar Hrant Dink’in olduğu gibi tehlikede. Hatta katılacağı uluslararası bir konferans bu tehditler nedeniyle iptal edilmiş.
· Bu tavır, 1915 olayları için yapıcı olsa da, Kürtlerin durumu için faydalı olabilir mi? Onlardan geçmişe mesafe koyup yaşananları insani çerçeveden değerlendirmeleri istenebilir mi? Anadillerinde konuşamayan, eğitim alamayan, dışlanan Kürtler'den geçmişlerine mesafe koymaları, toprak kavgasından uzaklaşmaları beklenebilir mi? Bu ancak aidiyet duygusunun sağlanması ile olabilir. Kürtlerin talep ettiklerini ne kadar alabildikleri ortadayken, aidiyet sorunu nasıl çözülecek?
· Çözüm, “aidiyet”in tanımlanmasında; toprak, din, dil, ırk gibi tutkalların bir kenara bırakılıp, düşünsel unsurların kullanılması ile sağlanabilir. Böylece kimlikler, miras kalan tanımlamalardan sıyrılıp, yeniden ve yeniden üretilmesi gereken bir hal alabilir. Bu oluşuma iyi bir örnek Avrupa Birliği ideali.
· Sınırların eritilmesi demişken, Lozan ve Sevr antlaşmaları bizim milli eğitimimizde çoğunlukla “sınır belirleme” toplantıları olarak anlatılmıştı. Halbuki, bunun ötesinde, insan haklarının da tartışıldığı bir yönü var. Dolayısıyla tüm bu anlaşmaları daha kapsamlı okumamız aydınlatıcı olabilir.
· Macchiavelli, şehir devlet durumunda bulunan İtalya’nın bütünlüğünü ister. Bunun içinde tek yetkiliyi devletin başındaki yönetici olarak önerir. Yöneticinin yaptıklarının da, amacı düşünüldüğünde fazla sorgulanmaması gerektiğini söyler. (16 yy.’ın Hümanist ortamında bu fikir oldukça enteresan olmalı) Ona göre ancak birleşme sağlandıktan sonra cumhuriyet rejimine geçilecektir. Burada da aslında devletin devamı için her şey mubah yanılsaması ortaya çıkıyor. 1915 konusunda, olaya bu çerçeveden bakmak son derece eksik ve hatalı. Diğer yandan, “O yaparsa ben de yaparım” gibi düşünceler yine bu kitap bağlamında söz konusu bile değil.
· Kimileri, “soykırım” tanımını kullanmak konusunda tereddütlü. Bunun nedeni de, bu kelimenin Nazilerin eylemlerine referans veriyor olması. Halbuki burada temel amaç bir ırkı yok etmek değil, tehlike olarak görülmeyecekleri bir sayıya indirmek ve uzaklaştırmak. Halbuki Ermenilerin sevk edildikleri yerler, (savaş bölgesi arkaları) pek de tehlikesiz yerler sayılmaz. Bir kısmımız, bu tip tanımlamalar, kelimeler, Nazilerden farklar vs. gibi konulardan konuşmaktan rahatsız. Sayılar farklı olsa da, yöntemler farklı olsa da, amaçlar farklı olsa da… Hepsinde ortak olan karanlık bir yan var ki, bu, tüm o jargon arayışını kenarda bırakıyor. Bu kelimelerin ne işe yaradıklarını düşünmeye konsantre olmakta güçlük çekiyoruz.
· Techir sırasında Almanlar da görev almış. Daha sonra Hitler’in Yahudiler, eşcinseller ve çingenelerle ilgili planlarını yerine getirirken “Bugün Ermeniler’den kim bahsediyor? dediği anlatılıyor.
· 1915 olayları kabul edilirse, alınmış olan toprakların geri verilmesi de söz konusu olabilir. Bu da o bölgede yeni acıların yaşanacağı anlamına gelecektir. Gerçi bu ihtimal bir takım yasalarla engellenmiş durumda, ama uluslararası arenada Türkiye’nin kendi çapında koyduğu yasaların ne anlamı olabilir o da ayrı bir merak konusu.
· İtilaf devletlerinin insan haklarına dair kaygıları, sömürge talepleri nedeniyle yarım yamalak kalmış. Ermeni davasının peşinden yeterince gitmemelerinin nedeni bu olabilir.
· Mustafa Kemal de, yaşananlardan İttihat ve Terakki’yi sorumlu tutarak, kendi yaptıklarıyla arasına mesafe koymuş. Aynı Osmanlı Devleti’nin kültür ve edebiyatına, yaşama alışkanlıklarına mesafe koyduğu gibi.
· Ermeniler ve Kürtler arasındaki ilişkiler nasıl gelişmiş? Ortada Hamidiye Alayları konusu var. Ancak böyle bir ortamda, yapılanları, ırksal bir düşmanlıktan ziyade, kendini kurtarmak için girişilen bazı işbirlikleri olarak tanımlamak daha doğru. http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7460

2 Ağustos 2007 Perşembe

Rapor 19 - Tespih Taneleri

İki haftadır okunmakta olan Mıgırdiç Margosyan'ın Tespih Taneleri adlı kitabı üzerinde fikir alışverişinde bulunuldu. Paylaşılan görüşler şöyleydi:

  • Kitap, 1940'larda Türkiye'nin doğusunda yaşayan Ermeni halkın yaşam tarzını, gündelik hayatını yansıtması bakımında oldukça önemli. Ermenilerin, onları Müslümanlardan ve Musevilerden ayıran bir dinleri olsa bile, yaşam şekillerinin, alışkanlıklarının çok da farklı olmadığını gördük. Yedikleri içtikleri, işleri güçleri birbirine yakındı. Orada geçerli değer yargılarının, çocuk gözünde henüz katılaşmamış, köşeleşmemiş olmasının da belki bunda payı vardır (Burada Kürt-Ermenilerin varlığı, dil ve din farklılıkları üzerinde durduk. Bu sınırların ve tanımlamaların daha çok politik olduğu, o coğrafyada bulunanların içiçe geçtiğini konuştuk). Kitapta bu halkların aralarındaki güncel bir düşmanlıktan bahsedilmiyordu.

devamı...

12 Temmuz 2007 Perşembe

Rapor 17 - Amidalılar

Amidalılar kitabının incelendiği bu haftaki toplantımızın ayrıntıları:

Toplantı Kürtlerdeki ayrı devlet politikasının ne kadar yaygın olduğu sorusuyla başladı. Sonrasında Gündüz Aktan'ın Neşe Düzel'le yaptığı ropörtajdan bahsettik. (bkz. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=226376.)

Amidalılar kitabının dili ve yazarın tavrı, kişilerin yaşam hikayelerini keserek ya da yönlendirerek konuyu her seferinde sürgünlüğün psikolojisine, yarattığı yıkıma getirmesi dolayısıyla eleştirildi.

Kitabın giriş bölümündeki "sürgünler tarihi" bölümü üzerine konuştuk. Yurt genelinde sürgün edilenlerin de kendilerini bir çeşit "sürgün" olarak algılaması dikkat çekiciydi.

Kitap genelinde, Kürt ya da sol hareket içindeki ayrışmalardan bahsettik. Örnegin Kürt hareketi içindeki ayrışmanın bize ne kadar tuhaf geldiginden... Bunun da nedeni kafamızda yer eden tek tip bir Kürt ya da sol hareketi imajının varlığıydı. Aynı tecrübenin Ermeni hareketinde de yaşandığını fark ettik: Tek tip bir Ermeni toplumu varmış gibi bakıyoruz olaylara.
Okudukça derinleşiyoruz elbet, ama resmi tarihin yıkmamız gereken çerçeveleri bakış açımızı sürekli etkiliyor. Bunun farkında olmak da iyi bir şey...

Yine yaşam hikayelerinin hep aynı noktada bağlandığını konuştuk, sürgünlügün psikolojisi, mağduriyet, affedicilik, hüzün, özlem...

Sürgün deyince aklımıza Avrupa şehirlerine sürgünler geliyor. Sanki oralarda rahat bir hayata kavuşuyorlar gibi... Bir konslosluğunun olmasını özlemek nasıl bir şey? Yurtiçi sürgünleri, zor yaşam şartları, yalnızlık... Liste sürekli genişliyor....

Bu haftanın kitap önerileri:
Migirdiç Margosyan; Tespih Taneleri
Fethiye Çetin; Anneannem
Meltem Ahıska; Radyonun Sihirli Kapısı
Hans Lukas Kieser; Iskalanmış Barış
Türkiye'nin Toplumsal Hafızası, Tesev kitapları