Her perşembe günü yapılan grup toplantılarının bir özeti niteliğindeki raporlar bu sayfada yer alıyor. Raporlar, konuşulan konuları ve varılan kanıları toparladığından genel bir dil kullanılmakta.

18 Nisan 2008 Cuma

Birikim’in geçen Aralık sayısında Sait Çetinoğlu “Kuzey Mezopotamya’da Hıristiyan Katliamı” başlıklı bir kitap değerlendirmesi yazmış. Konu edindiği kitap David Gaunt’un Katliamlar, Direniş, Koruyucular: 1. Dünya Savaşında Doğu Anandolu’da Müslüman-Hıristiyan İlişkileri kitabı, 2007’de Belge Yayınlarından çıkmış. Yazıda birkaç şey dikkatimi çekti; Taner Akçam’ın okuduğumuz kitabındaki Ermeni “Kırımı” anlatısıyla
birlikte düşünülebilecek noktalar.

Yazıda anlatılana göre bazı dini kişiler cihat fetvası yayınlamışlar, bu Hıristiyanlara yönelik kırımın kitleselleştirilmesinde etkili olmuş.

Taner Akçam İsmet İnönü’nün rolüne ne kadar değiniyordu hatırlamıyorum ama bu kitapta anlatıldığına göre tehciri o zaman Harbiye Nezaretinde kurmay subay olan İsmet İnönü önermiş. 2 Mayıs 1915’te Talat Paşa’ya çektiği gizli mesajda şunları diyormuş:

“Bildiğimiz gibi Van Gölü civarında ve Van’ın içinde, sürekli Ermeni ayaklanmaları tertip eyleyen bir mihrak mevcuttur. Onları bu isyan yuvasından çıkarıp, dağıtmalıyız diye düşünüyorum... Ya yukarıda sözü edilen Ermeniler aileleriyle birlikte zorla Rus tarafına gönderilir ya onları Anadolu’nun iç kesimlerine zorla süreriz. Bu alternatiflerden birini seçmeni istiyorum. Eğer herhangibir güvenlik riski yoksa bu eşkıyaları aileleriyle birlikte isyan alanının dışına gönderip, yerlerine Müslüman halkı yerleştirmeyi tercih ederim.”

Kitap ayrıca Stockholm Üniversitesinde Süryani arşivi yöneticisi olan yine bir Süryani araştırmacının şu İsmet İnönü’nün gayrimüslim askerlerin yok edilmesinde etkili olduğu iddiasını sunuyormuş. Buna göre İttihatçıların 1914’te Almanya ile gizli askerlik antlaşması yapmalarından sonra resmi seferberlik ilan edilmiş ve Osmanlı ordusu için gayrimüslimler de dahil olmak üzere asker toplanmış. İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak’a şifreli telgraf çekip denetimi altındaki gayrimüslim askerleri yok edip onları kayıtlara ‘kayıp’ olarak geçirmesini askeri bir emir olarak iletmiş.

devamı...

28 Şubat 2008 Perşembe

Rapor-Kürt Ulusal Hareketi

KÜRT ULUSAL HAREKETİ
CHRIS KUTSCHERA

Kürt feodalitesinin altın çağının 1500-1900 yılları arasında olduğu söyleniyor. Kürtlerin 1514’te Osmanlı İmparatorluğu ve İran Şahı arasında yapılan Çaldıran Savaşıyla başlayan ve devam eden Osmanlı-İran düşmanlığından yararlanarak Osmanlı-İran sınırındaki tampon bölgede özerkliklerini pekiştirdikleri söyleniyor.

Bu bölgede ve dönemde hüküm süren iki Kürt oluşumu var. Bunlardan ilki Bedirxan Bey önderliğindeki Kürt devleti. 1821’de Botan Emiri olan Bedirxan Bey’in bölgede oldukça önemli bir hakimiyet sağlamış ve modern çağların ilk Kürt devletini ve ulusunu oluşturmuş. Bedirxan Bey Kürdistan’daki Hıristiyanlara (Nasturiler) karşı kıyım gerçekleştirmiş, bunun üzerine İngiltere ve Londra’nın baskısıyla Osmanlı sultanı bu devlete bir sefer düzenlemiş ve bu Kürt devletinin hakimiyetini ortadan kaldırmış.
Bu dönemde Kürdistan bölgesinde bir hakimiyet boşluğu oluşmuş, bu da Şeyh Ubeydullah liderliğine kadar sürmüş. Şemdinli Şeyhi olan Ubeydullah’ın amacı İran ve Osmanlı’daki Kürdistan parçalarını birleştirecek bağımsız bir Kürdistan kurmakmış.

Osmanlı merkezine dönersek, burada Kürt aydınların faaliyetlerinin olduğu söyleniyor. 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin dört ana kurucusundan ikisi Kürt’müş (İshak Sükuti ve Abdullah Cevdet). Türk ve Kürt ulusçuları 1908 Jön Türk hareketine kadar aynı örgüt içinde çalışmış. Aradaki ayrışmayı 1908 yılındaki sultan yanlısı karşı devrime bazı Kürt beylerinin katılması tetiklemiş. Bunun üzerine Jön Türkler Kürtlere karşı Türkleştime politikaları uygulamaya başlamışlar. İstanbul’da Kürtlerin yayınlamakta olduğu dergileri, gazeteleri yasaklamışlar, faaliyet gösteren Kürt kulüplerini, Kürt okullarını kapatmışlar.

Dönemin ulusçu Kürt akımları üçe ayrılmış: birincisi Türk-Kürt panislamik akımı. Bunun amacı Kuzey Kürdistan’da bir Ermeni devletinin kurulmasını önlemekmiş. Diğer iki akım özerklik yanlısı ve bağımsızlık yanlısı olanlarmış.

Bağımsızlıkçı akımın lideri Bedirxan Bey’in soyundan gelen Emin Ali Bedirxan. Kürt topraklarının bir kısmında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması amacını taşıyor.

Özerlik yanlısı akımın lideri Şeyh Ubeydullah’ın soyundan gelen Senatör Abdülkadir. Kürdistan’ın belirli parçasında bağımsız bir devlet yerine tüm Kürdistan topraklarını içine alacak bir Kürdistan özerk bölgesi kurulması gerektiğini savunuyor. Oluşturulacak özerk Kürt devletinin hükümetine Türklerin de katılmasını istiyor. Eğer Osmanlı Kürtlere saldırması ve bu noktada Avrupalıların da Kürtlere sırt çevirmesi ihtimaline hazırlıklı olmak için Senatör Abdülkadir’in isteklerini özerklikle sınırlı tuttuğu söyleniyor.
Dönemde Osmanlı vezir-i azamı huzurunda yapılan Kürtlerin katıldığı toplantılarda Türk taraf Kürtlerin sultanın otoritesine tabi olması ve parlamentoda temsil edilmeleri kaydıyla Kürdistan’a özerk bir statü verilmesinden yana tavır almışlar ancak sonrasında Senatör Abdülkadir’in özerklik talebi Türk gruplar tarafından büyük tepkiyle karşılanıyor. Bu tepkiye bazı Kürt mebuslar da katılıyor.

Kürtlere karşı tepki uyandıran bir başka konu Paris’te Kürt temsilcisi ile Ermeni temsilcisi arasında imzalanan anlaşma. Bu anlaşmayla Kürtler ve Ermeniler aynı bölgede yaşayıp ortak çıkarlara ve bağımsızlık gibi ortak hedeflere sahip olan gruplar olduklarını kabul edip ve Kürt ve Ermeni sınırlarının belirlenmesi konusunda yapılacak barış anlaşmasına uyacaklarını taahhüt ediyorlar. Bu anlaşma Türk tarafında Kürtlerin Türklere ihaneti olarak görülüyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 11 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr anlaşmasının Kürtlerin özerklik ve bağımsızlık beklentilerine cevap vereceği düşünülüyor ancak bu anlaşma uygulamaya konmuyor.

Kitap, Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Kürt bölgelerinde etkili olan iki liderden bahsediyor. Bunlardan biri Simko adıyla anılan İsmail Ağa. Simko Şikak aşiretinin lideri, Türk-İran sınırı arasındaki alanı fethediyor. Ailesinden İran yönetimi tarafından öldürülenler olduğu için İran’a karşı düşmanlık besliyor. Türklerin de Kürtlerin en büyük düşmanlarından olduğunu düşünüyor ancak Türk yönetiminden silah yardımı aldığı için Türklerle ilişkilerini koparmıyor. 25 Ekim 1922’de Türk-İran anlaşması imzalanınca hem Türkler hem İranlılar tarafından saldırıya uğruyor. Birkaç kez isyan teşebbüsünde bulunuyor ancak İran şahı Rıza Şah tarafından 1930’da öldürülüyor.

1921’de İngiliz hükümeti Emir Faysal’ı Irak’ın başına geçiriyor. Tam olarak Irak’ın egemenliğinde bulunmayan Kürt eyaletleri şaibeli olduğu söylenen bir oylamanın ardından Irak’a katılıyor. Kürt eyaletleri olan Kerkük ve Süleymaniye’de bu konuda oldukça büyük sorunlar çıkıyor. Bu iki eyalet Irak’a katılmayı reddediyor. Buralar Kürtler, Türkler ve Iraklılar arasında anlaşmazlık konusu oluyor. Kerkük’ün hakimiyeti bir süre Kürt lider Şeyh Mahmud’da kalıyor. Şeyh Mahmud kendini “Kürdistan kralı” ilan ediyor. Bu bölgeye Özdemir kod adlı Türk askeri lider de saldırıyor. Sonunda İngiliz hükümeti Irak yönetimi aracılığıyla, Süleymaniye’nin hem Türk egemenliğine geçmesini engellemek hem de Şeyh Mahmud’un burada ayaklanma çıkarmasının önüne geçmek amacıyla Süleymaniye’yi bombalatıp boşaltıyor.

Türkiye Kürdistanına geldiğimizde, kitapta bu bölgenin 1921-1937 yılları arasında sürekli isyan halinde olduğu söyleniyor.

Bölgedeki ilk büyük isyan 1925’te çıkan Şeyh Said isyanı. İsyan, Bingöl’de Genç yakınlarında başlıyor. Şeyh Said oldukça dindar biri, isyan halifeliğin kaldırılmasından sonra çıkıyor, isyanın dini yönünün mü yoksa Kürt milliyetçiliği yönünün mü daha etkili olduğu bilinmiyor. İsyancılar pek çok kenti ele geçiyor, Diyarbakır’a kadar geliyorlar ancak burayı ele geçiremiyorlar. Türk ordusu ile isyancılar arasında şiddetli çarpışmalar oluyor. Türk hükümeti Diyarbakır, Urfa ve Elazığ’da sıkıyönetim ilan ediyor, Ankara ve Diyarbakır’da İstiklal Mahkemeleri kuruluyor. Sonuçta isyan kanlı bir şekilde bastırılıyor, Şayh Said diğer isyancılarla birlikte idam ediliyor. Kitapta Türk yönetiminin bu isyanı ülke içinde muhalefeti bastırmak amacıyla kullandığı söyleniyor, isyan sonrası baskı bütün iç muhalefete yönlendirilmiş, isyanla ilgisi olmayan muhalifler de idam edilmiş. İsyan sonrası bölgeden pek çok Hıristiyan ve Kürt Irak’a iltica etmiş. Kitapta, Türk hükümetinin bölgeyi Kürt gruplardan “temizlemek” amacıyla iltica edenlerin ülkeye geri dönmelerine karşı çıktığı söyleniyor.

devamı...

11 Ekim 2007 Perşembe

Rapor - Katılım: Agos Davası 2. Duruşma

Bugün saat 9:30'da Şişli Adliyesi'nde Agos'a 301'den açılan davanın 2. duruşması vardı.
Agos'un imtiyaz sahibi Sarkis Seropyan ve Yazı İşleri Müdürü Arat Dink'e açılan davada onları desteklemek için oradaydık. Desteklemeye gelenler yaklaşık 50 kişi kadardı. Duruşmanın sonunda yargılananlara 1'er yıl hapis cezası verildiğini öğrendik, ancak cezalar erteleme kararı ile verildi. Dava'nın avukatı Fethiye Çetin duruşmayı takiben yaptığı açıklamada: "Türkiye'de 1915 soykırım'dır demek de suçtur, bunu diyen birinin haberini yapmak da suçtur" şeklinde yorum yaptı ve Hrant Dink'in "1915'de soykırım olmuştur" demesi nedeni ile ceza aldığını haber olarak yayınlayan Agos'un dışında başka gazeteler olduğunu ve bu gazetelere dava açılmadığını belirtti. [Alınan kararın bir önceki gece Amerika'da kabul edilen Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı'na tepki niteliğinde olduğunu da düşünenler mevcut.]
Agos'un bundan sonraki adımı Yargıtay'a başvurmak olacak.

devamı...

4 Ekim 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Bu haftaki toplantıda ilk bir saat Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu adlı kitabı üzerine konuştuk ve daha sonra bu yıl onuncusu gerçekleştirilen 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında gösterilen, yönetmenliğini Bahriye Kabadayı’nın yaptığı Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselini izledik.
Kitap üzerine konuşulanlar şöyle özetlenebilir:
— Fethiye Çetin’nin Anneannem kitabına atıfta bulunularak, resmi tarihin Osmanlı’da herkesin barış içinde yaşadığı söyleminin aslında doğru olmadığının tekrar farkına vardık. Söz konusu kitapta,1915 öncesinde bir Ermeni köyünün aniden basılarak erkeklerin askerlerce götürülmesi üzerine, daha önce benzer durumlar yaşayan bir anne kızlarına en çirkin giysilerini giymelerini ve saçlarını kesmelerini telkin eder. Annesini dinlemeyen kızlardan biri, köyü basan bir takım adamlar tarafından kaçırılır.( Fethiye Çetin, Anneannem. İstanbul: Metis,2004, s.44.)

— Akçam’ın kitabında olayları anlatırken, yaşananların sebeplerini psikolojik temelde anlattığına dikkat çekildi. Buna Türk Milliyetçiliğinin saldırganlığının tarih boyunca Türk kimliğinin aşağılanmasından kaynaklandığı örneği verildi. Bu üsluba yönelik bir eleştiri, bunun yaşananları haklı göstermeye, kabullenmeye yol açabileceği tehlikesi yaratabileceği yönündeydi. Öte yandan Akçam’ın yönteminin diyalog sağlayacağı ve bundan dolayı olumlu bir yol izlediği fikri de dile getirildi. Çünkü sert ve direkt bir dilin, zaten tabu olan mesele üzerinde konuşmayı zorlaştıracağı, sert tepki alacağı tehlikesi mevcuttur.
— Kitabın dilindeki titizlik, kesin yargılardan kaçınma ve sürekli anlamaya çalışarak olayların anlatılması, herkesin üzerinde hem fikir olduğu, takdir kazanan bir noktaydı.
— Toplantıda konuşulan bir başka konu ise toplumun hafızası üzerineydi. Toplumun yaşanan acı deneyimlerden ders çıkarmadığı ve çabuk unuttuğu üzerine konuştuk. Nitekim Taner Akçam da Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı kitabında bu konuya değinmekte ve bunu Toplumsal Hastalığımız: Unutkanlık olarak ele almakta ve şöyle devam etmekte: “Cumhuriyet yöneticileri İslam’ın Osmanlı Tarihi boyunca Türk olanı unutturduğundan dolayı, kendilerine Türk olan yeni bir tarih aradılar. Türklüğü unutturan, hatta aşağılayan Osmanlıları, koca 600 yılı atlayarak, Osmanlı öncesi döneme başvurmak zorunda kaldılar.1928 Harf “devrimi”yle de daha sonraki kuşakların 1928 öncesiyle bağı kesildi.” ( Taner Akçam, Türk Ulusak Kimliği ve Ermeni Sorunu. İstanbul: İletişim Yayınları,1995,s.146–147.)
— Konuya bir örnek olarak Mehmed Uzun’un kitabının kahramanın 40 yıl boyunca silahsız, kansız “çözüm”lerin kötü sonuçlarından bihaber olması ve 40 yıl sonra başka bir yolun mümkün olabileceği üzerine düşünmesi verildi. (Mehmed Uzun, Ask gibi Aydınlık Ölüm gibi Karanlık, İstanbul: İthaki Yayınları, 2006) Ayrıca, genel olarak Kürt ve Ermeni meselelerinde de geçmişteki yöntemlerin olumsuz etkilerinden ders çıkarılamadığı örnekleri üzerinde durduk.
— Çözüm” üzerine konuştuk.”Çözüm”ün farklı kesimler için farklı anlamlar taşıyabileceği konuşuldu. Şimdiye kadarki yöntemlerin sorunları çözmekten çok yeni sorunlar yarattığı aşikar olduğu halde, neden hala aynı hataların devam ettiğinin anlaşılamadığı fikri dile getirildi. Belki de meselelerin çözümü için ağırlıklı olarak şiddete başvurmanın sebebinin, karşılıklı nefretlerin nesilden nesile aktarmaktan kaynaklanıyor olabileceği konuşuldu.
— Toplantıda kötümser bakış açılarından farklı olarak, iyimser fikirler de dile getirildi. Azınlık olarak kendimizi her zaman mağdur olarak görmememiz gerektiği, umudumuzu korumamız gerektiği fikri dile getirildi.
— Nitekim toplantıdan sonra Devrimci Gençlik Köprüsü belgeseli izlendikten sonra bu fikir iyimser olanlar tarafından pekiştirilirdi. 1969 yılında eğer gerçekten istenirse hayallerin gerçekleştirilebileceğine inanan bir grup genç tarafından Hakkari’de inşa edilen Devrimi Gençlik Köprüsü’nün, daha sonra1999 yılında kimliği belirsiz kişilerce bombalanmasına rağmen, hafızalardaki yerini koruması hayata kötümser bakanlar için umut oldu.

devamı...

27 Eylül 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Bu toplantıda Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu kitabı üzerine konuşmaya devam ettik. Akçam’ın üzerinde durduğu dönemde Osmanlı’nın içinde bulunduğu koşullardan, bu koşullarda üretilen politikalardan konuştuk ve bütün bunlara bugünden nasıl bakılabileceğini düşündük.
Taner Akçam’ın “Osmanlı’nın hoşgörüsü” anlatılarına tepkili bir dille yazdığını dile getirdik ve bu tarz bir hoşgörünün aslında “horgörü” üzerinde temellendiği iddiası üzerinde durduk. Bu horgörünün niteliği ve şiddeti, ve de horgörülenlerin bu politikaya nasıl tepki gösterdikleri merak ettiğimiz konular arasındaydı. Osmanlı’nın çokkültürlü bir devlet olduğunu söylerken çokkültürlülüğü bugünkü baskın anlamı dışında düşünmemiz gerektiğinde anlaşıyorduk. Birçok kültür ve din grubunun aynı ülke içinde yaşama şeklinin aslında farklı grupların farklı mahallelerde yaşaması biçiminde gerçekleştiğinden bahsettik. Bu mekânsal ayrışmanın yanısıra farklı dini grupların farklı kıyafetler giymesi ve bazı kıyafetleri giyememesi, belli bögelerde yaşaması ve belli bölgelerde yaşayamaması, bir gayrimüslimin bir müslümanla karşılaştığında uyması gereken bazı kurallar olması koşullarının başka ülkelerde de yaşanıp yaşanmadığı sorusunu sorduk. Dönemin koşulları içinde Osmanlı’nın gayrimüslim tebasının bu tür koşulları normal karşılayıp karşılamadıklarını merak ediyorduk. Farklı grupların farklı şekilde davranışlarla karşılaştığı ve farklı grupların farklı kurallara uymak zorunda olduğu bu dönemde gayrimüslimler hangi koşullarda genel bir eşitlikten yana olmuşlar, hangi koşullarda müslüman gruplardan farklı muamele görmeyi talep etmişler diye sorduk. Gayrimüslimlerin hangi durumlarda müslümanlardan alınmayan cizye vergisini vermeyi kabul edip askerlikten muaf tutulmayı, hangi durumlarda askere de alınarak eşit muamele görmeyi talep ettikleri ortaya atılan sorulardan biri oldu.
Savaşlarla geçen 19. yüzyıl sonunun ve 20.yüzyılın başlarının genelde kötü bir dönem olduğunu söyledik. Bu dönemde gayrimüslimlerin maruz kaldıkları saldırıların ve dile getirdikleri hak talepleri karşısında aldıkları tepkilerin bugüne ne kadar benzediği üzerinde durduk. Gayrimüslimlerin, ve özelinde Ermenilerin, dile getirdikleri en ufak bir hak talebinin ülkeyi bölme teşebbüsü olarak görülmesinin ve büyük tepki çekmesinin bugün Türkiye’de yaşananlara ne kadar benzediğini konuştuk. Bu tür baskılar altında yaşayan Ermenilerin dünyanın her yerine saçılmış durumda olmalarının, yani “vatansız” olmalarının, büyük oranda yabancı ülkelerin himayesine geçmelerine sebep olduğunu söyledik.
Hem içindeki gayrimüslimlerin kendilerinden gelen, hem de Avrupa ülkelerinin bu gruplar adına dillendirdiği talepler karşısında Osmanlı devletinin nasıl bir politika izlediğini konuştuk. Osmanlı’nın reformlar yapacağını söyleyip bunları sürüncemede bırakmasından, bu reformların kâğıt üstünde kalmasından konuştuk. Bunun, hem gayrimüslimlerin durumlarını düzeltmeye yönelik bazı reformlar yapılacağını vaat ederek bu grupların hareketlenmesine ket vurmak, hem de bu reformları Osmanlı devletinin kendisinin yapacağını vaat ederek Rusya gibi başka ülkelerin müdahalesini engellemek için izlenen bir politika olduğunu söyledik. Osmanlı’nın içindeki gayrimüslim gruplarla olan ilişkisini etkileyen bir başka faktörün de Osmanlı’nın merkezi gücünün büyüklüğü sayesinde toprakları üzerindeki farklı gruplar arasında bir güç dengesi sağlayabilmesi olduğundan bahsettik. Hamidiye alayları örneğinde olduğu gibi, bir grup ayaklanma çıkardığında Osmanlı merkezi yönetiminin başka bir grubu ayaklananlara karşı örgütleyerek ayaklananların güçlenmesini engelleyebildiğinden bahsettik.

devamı...

20 Eylül 2007 Perşembe

Rapor - Sunum: 6-7 Eylül Olayları

Bu haftaki toplantımızda 6-7 Eylül üzerine bir sunum yaptik. Sunumda öncelikle Osmanlı'da gayrimüslimlerin genel konumuna değinildi; Yahudiler'in Osmanlı'ya göçü, farklı Yahudi toplulukları İzmir kenti üzerinden anlatıldı. Urfa üzerinden Ermeni tehcirinden bahsedildi. Rum'ların mübadele süreci anlatıldı.
Genel çerçeve Cumhuriyet'in kurulmasından sonra tek parti döneminde uygulanan Türkleştirme Politikaları üzerinden çizildi; Trakya'daki Yahudi Olayları anlatıldı; Varlık Vergisi sürecinden bahsedildi; Ayrıca Kıbrıs meselesinin tarihini gözden geçirerek Kıbrıs meselesinin 6-7 Eylül olayları ile ilişkisine değinildi. 6-7 Eylül olayları ve bu süreç sonucunda gayrimüslimlerin Türkiye'deki konumu son olarak aktarıldı.

devamı...

13 Eylül 2007 Perşembe

Rapor - İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu

Taner Akçam’ın İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na adlı kitabını okumaya başladığımız bu haftadan izlenimler:

· Osmanlı Devleti’nde Müslümanlar kurucu ve çoğunlukta olan kesim olduğu için, gayrimüslimlere bir “hoşgörü” ve dolayısıyla “tahammül” söz konusu. Bu iki kelime de, diğerlerinin yabancılığını zaten içlerinde taşıyor. Fransız İhtilali, “Hoşgörülmüş yabancılar”ın aklına “ulus ve vatandaş” fikrini sokuyor. Böylelikle Tanzimat’a gelindiğinde, azınlıklar eşit haklara sahip vatandaş olmak talebindeler. Ancak bir taraftan da azınlık olarak yurtdışından gelen korumayı sürdürmek istiyorlar. Müslüman halk için durum daha farklı. Onlar problemlerini ve taleplerini dışarıdan yardım almadan yöneticileri ile baş başa halletmek durumundalar. Bunun nedeni de yönetici elitle aynı dini ve “ırkı” paylaşmaları.
· Bu noktada (Müslümanların da katılmadığı şeyler oluyormuş demek Osmanlı’da…) grupları toptan değerlendirmek yerine, onları oluşturan alt grupların ve bireylerin de farklılaşabileceğini bir kere daha hatırlıyoruz. Taner Akçam da, 1915 olaylarının faillerini ve kurbanlarını “Türkler” ya da “Ermeniler” olarak tanımlamaktan ziyade, belirli bir olayın belirli sorumluları ve mağdurları olarak değerlendirmeyi öneriyor. Bu da yaşananlara mesafe koyup, acıların ve suçluluk duygularının yaşam tarzımız olmasındansa, olayı analiz etmek ve insanlığın hiçbir yerinde bir daha tekrarlanmaması için gerekli.
· Bu yaklaşım Hrant Dink’in önerdiği yaklaşıma benziyor. Taner Akçam’ın da hayatı, sadece gerçek iyiler ve sadece gerçek kötüler olamayacağını söylediği için, bir zamanlar Hrant Dink’in olduğu gibi tehlikede. Hatta katılacağı uluslararası bir konferans bu tehditler nedeniyle iptal edilmiş.
· Bu tavır, 1915 olayları için yapıcı olsa da, Kürtlerin durumu için faydalı olabilir mi? Onlardan geçmişe mesafe koyup yaşananları insani çerçeveden değerlendirmeleri istenebilir mi? Anadillerinde konuşamayan, eğitim alamayan, dışlanan Kürtler'den geçmişlerine mesafe koymaları, toprak kavgasından uzaklaşmaları beklenebilir mi? Bu ancak aidiyet duygusunun sağlanması ile olabilir. Kürtlerin talep ettiklerini ne kadar alabildikleri ortadayken, aidiyet sorunu nasıl çözülecek?
· Çözüm, “aidiyet”in tanımlanmasında; toprak, din, dil, ırk gibi tutkalların bir kenara bırakılıp, düşünsel unsurların kullanılması ile sağlanabilir. Böylece kimlikler, miras kalan tanımlamalardan sıyrılıp, yeniden ve yeniden üretilmesi gereken bir hal alabilir. Bu oluşuma iyi bir örnek Avrupa Birliği ideali.
· Sınırların eritilmesi demişken, Lozan ve Sevr antlaşmaları bizim milli eğitimimizde çoğunlukla “sınır belirleme” toplantıları olarak anlatılmıştı. Halbuki, bunun ötesinde, insan haklarının da tartışıldığı bir yönü var. Dolayısıyla tüm bu anlaşmaları daha kapsamlı okumamız aydınlatıcı olabilir.
· Macchiavelli, şehir devlet durumunda bulunan İtalya’nın bütünlüğünü ister. Bunun içinde tek yetkiliyi devletin başındaki yönetici olarak önerir. Yöneticinin yaptıklarının da, amacı düşünüldüğünde fazla sorgulanmaması gerektiğini söyler. (16 yy.’ın Hümanist ortamında bu fikir oldukça enteresan olmalı) Ona göre ancak birleşme sağlandıktan sonra cumhuriyet rejimine geçilecektir. Burada da aslında devletin devamı için her şey mubah yanılsaması ortaya çıkıyor. 1915 konusunda, olaya bu çerçeveden bakmak son derece eksik ve hatalı. Diğer yandan, “O yaparsa ben de yaparım” gibi düşünceler yine bu kitap bağlamında söz konusu bile değil.
· Kimileri, “soykırım” tanımını kullanmak konusunda tereddütlü. Bunun nedeni de, bu kelimenin Nazilerin eylemlerine referans veriyor olması. Halbuki burada temel amaç bir ırkı yok etmek değil, tehlike olarak görülmeyecekleri bir sayıya indirmek ve uzaklaştırmak. Halbuki Ermenilerin sevk edildikleri yerler, (savaş bölgesi arkaları) pek de tehlikesiz yerler sayılmaz. Bir kısmımız, bu tip tanımlamalar, kelimeler, Nazilerden farklar vs. gibi konulardan konuşmaktan rahatsız. Sayılar farklı olsa da, yöntemler farklı olsa da, amaçlar farklı olsa da… Hepsinde ortak olan karanlık bir yan var ki, bu, tüm o jargon arayışını kenarda bırakıyor. Bu kelimelerin ne işe yaradıklarını düşünmeye konsantre olmakta güçlük çekiyoruz.
· Techir sırasında Almanlar da görev almış. Daha sonra Hitler’in Yahudiler, eşcinseller ve çingenelerle ilgili planlarını yerine getirirken “Bugün Ermeniler’den kim bahsediyor? dediği anlatılıyor.
· 1915 olayları kabul edilirse, alınmış olan toprakların geri verilmesi de söz konusu olabilir. Bu da o bölgede yeni acıların yaşanacağı anlamına gelecektir. Gerçi bu ihtimal bir takım yasalarla engellenmiş durumda, ama uluslararası arenada Türkiye’nin kendi çapında koyduğu yasaların ne anlamı olabilir o da ayrı bir merak konusu.
· İtilaf devletlerinin insan haklarına dair kaygıları, sömürge talepleri nedeniyle yarım yamalak kalmış. Ermeni davasının peşinden yeterince gitmemelerinin nedeni bu olabilir.
· Mustafa Kemal de, yaşananlardan İttihat ve Terakki’yi sorumlu tutarak, kendi yaptıklarıyla arasına mesafe koymuş. Aynı Osmanlı Devleti’nin kültür ve edebiyatına, yaşama alışkanlıklarına mesafe koyduğu gibi.
· Ermeniler ve Kürtler arasındaki ilişkiler nasıl gelişmiş? Ortada Hamidiye Alayları konusu var. Ancak böyle bir ortamda, yapılanları, ırksal bir düşmanlıktan ziyade, kendini kurtarmak için girişilen bazı işbirlikleri olarak tanımlamak daha doğru. http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7460

devamı...